Lizbon
Lizbon, Avrupa’nın en batısında ama ruh olarak sanki dünyanın kalbinde. Bu şehirde güneş başka türlü doğuyor; Atlantik’in üzerinden yükselirken kırmızı çatılar, pastel renkli evler ve tramvay raylarında süzülen ışık her sabah yeniden parlıyor.
Dar arnavut kaldırımlı sokaklarda yürürken, şehir seni yormadan, sessizce büyülüyor. Bir yanda deniz tuzunun kokusu, diğer yanda eski bir radyodan gelen fado sesi… Lizbon’da zamanın ağırlaştığını hissediyorsun; burada hiçbir şey aceleye gelmiyor.
Ama Lizbon sadece nostaljik bir şehir değil. Gün batımında Tejo Nehri kıyısında oturup kalabalığın içindeki enerjiyi hissedince anlıyorsun: burası yaşadığını hatırlatan bir yer. Tarihi köprülerin gölgesinde gençler gitar çalıyor, yaşlılar sokak kahvelerinde günün tadını çıkarıyor.
Her köşede başka bir renk, başka bir ritim var. Alfama’nın labirent gibi sokakları, Bairro Alto’nun gece hayatı, Belém’in sakin kıyıları… Hepsi Lizbon’un farklı yüzleri.
Ve sonunda şunu fark ediyorsun: Lizbon’u gezmiyorsun, yaşıyorsun.
Biraz hüzün, biraz neşe, biraz deniz kokusu… Lizbon tam da bu karışımın adı.



